Müzik- Araba- Msn- Kilo- Burs- İş- Burç- Spor- Komedi- Mide

müzik, araba, rüya tabirleri, rüya yorumları, mavi, kırmızı, siyah, sarı, burçlar, koç, aslan, ikizler, terazi, boğa, kova, akrep, oğlak, yay, yengeç, Sağlık, mide, kalp, karaciğer, AIDS, diyet, şişmanlık, kilo, moda, fashion, erkek moda, bayan moda, car, eğitim, aşk, burs, spor, futbol, web, adsl, teknoloji, bilim,

Bismillâhir rahmânir rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn... Kemâ yenbagî licelâli vechihî ve liazîmi sultânih... Ves salâtü ves selâmü alâ hayra halkihî seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruusinâ ve üsvetünel haseneti muhammedinil mustafâ...

Çok muhterem misafirlerimiz, degerli, muhterem kardeslerim!.. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin selâmi, ihsâni, ikrâmi dünyada, ahirette üzerinize olsun...

Onun seçkin kulu Muhammed-i Mustafâsi, Habîb-i Edîbine sonsuz salât ü selâmlarimizi, tahiyyat ve ihtiramlarimizi arz ederim.

Çok büyük, çok önemli, çok hayâtî, çok tatli bir konu üzerinde konusmak istiyorum: Genel olarak inanç ve inançlarin en üstünü olan Islâm; Islâm'in özellikleri, bize emrettikleri, bizim müslüman olarak yapmamiz gereken konular üzerinde...

En önemli konu din konusudur. Çünkü, öteki konularin hepsi sadece dünya ile ilgilidir. Hattâ dünyanin bir bölümüyle ilgilidir. Meselâ tabiatla ilgilidir, meselâ sihhatle ilgilidir. Ama din, hem dünya hem ahiretle ilgilidir.

Dünya küçücüktür ama, fezâ sonsuzdur, uçsuz bucaksizdir. Aralarinda sonsuz büyüklük farki vardir. Dünya ile ahiret de öyledir. O bakimdan insanin ahiretini düsünen, bahis konusu eden bir mesele elbette, en büyük meseledir. Çünkü sonsuz büyük bir istikbâli ilgilendiriyor.

Bu konu insanligin müsterek konusudur. Her toplumda bir inanç sisteminin tesekkül etmis oldugunu dinler tarihinden biliyoruz. Çesitli sekillerde tasnif edilebilen dinler mevcut... Önce ilâhî dinler ve ilâhî olmayan dinler diye hakli ve büyük bir ayirim yapabiliriz. Bu inançlar incelendigi zaman, insanlarin çok çesitli seylere kalblerini bagladiklarini, inandiklarini ve bize göre, Yirminci Yüzyil'in insanina göre garib gelecek inanislarin içinde olduklarini görebiliriz.

Her toplumda bir inanç sistemi var

Meselâ, öküze tapmislar. Bize komik geliyor, gülüyoruz. Misirlilar tapmis, Hintliler hâlen tapiyor.

Günese tapmislar. Eski Iranlilar tapmis, hâlen Japonlar tapiyor. Su teknolojide bu kadar ileri gitmis olan Japonlar... Imparatorlari Günes'in ogluymus. Gülmeli mi, aglamali mi, acimali mi, teessüf mü etmeli insanlik namina, ilim namina, teknoloji namina, Yirminci Yüzyil namina insan hayret ediyor.

Televizyonda seyretmistim; kobra yilanlarina tapinanlar var. Tapinaklari var, kapisinin iki tarafinda ensesini sisirmis kobra yilanlari... Tarlalardan kobra yilanlarini topluyorlar, tapiniyorlar. Halbuki yilda bilmem kaç bin tane insan onlarin sokmasiyla ölüyor.

Hititlilerde ve Hindistan'da tenâsül aletine bile tapmislar.

Bunlarin ötesinde kahramanlarini putlastiranlar, elleriyle yaptiklari agaçlara, taslara, daglara tapanlar, çesitli yildizlara tapanlar var...

Demek ki, her toplulukta bir inanç sistemi var ama, mühim olan inancinin vasfi, kalitesi... Var bir inanci, iyi, güzel, inaniyorlar diyemiyoruz; inancin kalitesi önemli oluyor. Her seyde böyle...

Meselâ, Yirminci Yüzyil'in insani akli sever, tebcil eder, begenir, alkislar. Akil hürmet gören bir varlik... Fakat, dünya üzerinde ne kadar insan varsa her birinin akli var ama, her birinin hareketi güzel hareket degil...

Büyüklerimiz onun için, aklin makbul olanini akl-i selim diye isimlendirmisler. Her akli makbul saymiyoruz, makbul de degil... Hani Nasreddin Hoca'nin fikrasiyla söylemek gerekirse: ''Soganla yogurt yemeyi ben buldum ama, ben de begenmedim.'' demis. Yâni, insan bir seyler bulabilir, bir seyler yapabilir ama, güzel mi, degil mi?..

Sonra zevk var... ''Zevkler ve renkler tartisilmaz.'' diyoruz ama, yine bir de zevk-i selim var... Olgun bir sanatkârin zevki ile, ilkokuldaki bir çocugun veya henüz çirak durumundaki bir insanin zevki muhakkak farkli...

His var, hiss-i selim var... Demek ki, inanç var, inancin da tabiî kalitesi güzel olani, selim olani önemli...

Iste biz elhamdü lillâh, dinler tarihini ve muhtelif dinleri inceledigimiz zaman; hattâ hürmet ettigimiz, taklid ettigimiz, imrendigimiz, özendigimiz milletlerin dinlerini, meselâ Amerikalilari, Ingilizleri, Avrupalilari, Japonlari inceledigimiz zaman, onlarin dinlerinde o kadar mantikli olmadiklarini görüyoruz. Maalesef gülecegimiz gibi, bizim gibi bir terbiye almis milletin kabul etmeyecegi garip ve çocuksu, ayiplanacak, kinanacak inançlarin içinde olduklarini görüyoruz.

Türkler niçin müslümün olmus?

Ben askerlik yaparken, bir general beni makamina çagirmisti. Kendi birliginde çalisan bir astegmen olarak degil de, Ilâhiyat Fakültesi'nden doçentlik payesini almis bir kimse olarak, lâyik olmadigim iltifati gösterdi.

Oturttu karsisina, sordu bana:

''--Hocam çok merak ediyorum, bu Türkler bu Islâm dinine niçin girmisler?'' dedi.

Baktim pasa hazretleri müteessif... Niye müslüman oldugumuzu anlayamiyor ve teessüf ediyor buna... Öyle bir edâ ile söyledi. Yâni, demek istedi ki: ''Ne olurdu hristiyan olsaydik. Ne güzel, iste Bati'da görüyoruz; içki içiyorlar, kadin erkek münasebetlerinde daireleri, mesrebleri, havsalalari son derece genis...'' gibi böyle bir his içinde... ''Nerden de bulmuslar bu müslümanligi?.. Bula bula müslümanligi mi bulmuslar?..'' demek gibi söyledi.

Ben de dedim ki:

''--Bizim ecdadimiz müslümanligi sosyal ve cografî sartlar dolayisiyla tesadüfen karsilastiklari bir inanca girmek tarzinda benimsemediler. O zaman mevcut bütün inançlari taniyip, tadip tercih ederek girdiler.''

Bir kere Tibet'i biliyorlardi, Dalay Lama'lari ve sâireyi biliyorlardi. Brahmanizmi, Budizmi biliyorlardi. Çin'de hakimiyet sürmüslerdi, onlarin inançlarina vakif idiler.

Kendilerinin samanizmi, atalarindan kalma bir din olarak mâlûmlariydi. Hazar Denizi'nin, Karadeniz'in kuzeyinde hristiyanligi görmüslerdi. Kodekus Komanikus gibi çok eski devirlerden kalma metinler elimizde... Bir kisim kabileler hristiyan olmus; hattâ simdi Gagavuzlar, onlardan kalinti diye gazetelerde bahis konusu ediliyorlar.

Hazar Türkleri yahudilige girmisler. Yahudileri görmüsler, tanimislar, tâbî olmuslar. Bütün bunlarin hepsini denedikten sonra, devletler milletler yöneten mâkul bir yönetici kadro olarak Islâm'i begendiler, Islâm'i seçtiler.

Çünkü, hayata en iyi intibak eden din Islâm... Çünkü, devleti yönetmekte en olumlu hükümlere sahib olan din Islâm... Çünkü, toplumun içindeki insanlarin birbirleri ile münasebetlerini en iyi düzenleyen Islâm... Çünkü, toplumun yapisi olan aileleri ve ailelerin temel tasi olan fertleri bedenen sihhatli yapan Islâm... Rûhen güçlü ve kuvvetli yapan Islâm...

Tabii, asker oldugu için bir de ona, ''Askerlik bakimindan da Islâm'dan daha güzel bir din bulamazsiniz!'' dedim. ''Askerlik meslegini bir mübarek, mukaddes meslek haline getiren Islâm... Nöbeti bir ibadet haline getiren Islâm... Allah yolunda, baskalarinin sinirlarin arkasinda huzur içinde yasamasi için, canindan geçmeyi bir ideal olarak insanlara asilayan Islâmdir Pasam!'' dedim.

Bunlari hangi dinde bulacaksiniz?.. Bulamazdiniz ki, bulamazsiniz ki...

Ben sözü o tarafa getirince, bizim alay komutani da Roma'da atesemiliterlik yapmis.

''--Tamam pasam, ben de Roma'da bulundum. Onlarda hiç akla mantiga uygun bir taraf da yoktur.'' dedi.

Pasa hazretleri çok takdir etmis anlasilan, ben emekli olduktan sonra hâlâ bana bayramlarda tebrik gönderirdi. Verdigim cevaptan memnun olmus yâni... Isin gerçegi de budur.

Bizin ecdâdimiz, büyüklerimiz bu dini sosyal bir takim hadiselerin sürüklemesi sonucunda, rüzgârin önündeki yaprak misali; ''Eh ne yapalim, bizim de kismetimiz buymus. Iste bu inanç da bizim olsun!'' diye seçmediler.

Her zaman yoklama ve irdeleme, kontrol ve tenkid süzgeçleri, mantik ve muhakemeleri çalisti; Islâm'a daha çok asik olarak daha sIkI baglandilar.

Meselâ, Hindistan'a gittiler. Hindistan'da dörtyüz kadar mezheb var; onlarin hepsini gördüler, onlari yönettiler. Onlarin hepsini bir noktaya getirmek için çalistilar.

Iran'a hakim oldular, Irandaki siilerle sünnîlerin arasindaki ihtilâfi halletmek için hakem rolünde oldular. Taraflari karsilarina getirdiler, münazara yaptirdilar. Hangisi hakliysa tabî olunsun diye, devamli bir ilmî arastirma, tenkid ve basîret üzere bu dine sarildilar ve severek baglandilar.

Zaten severek baglanilmayan bir dine insanoglu asirlarca böyle, bu kadar fedâkârca hizmet etmez. Bu kadar baski, bu kadar düsmana ragmen bu kadar fedâkârca baglanmaz.

Bizim dinimiz ebedî saadeti saglamak için gerekli kaideleri veriyor. O bakimdan dindar olmak menfaatimize... Ferdî sihhatimizi, bedenî temizligimizi, her gün yikanmamizi, haftada bir yikanmamizi, tirnaklarimizi kesmemizi, dislerimizi firçalamamizi, basit detaya kadar inerek temizligimizi, sihhatimizi korumayi saglayan; aile yuvasina büyük kutsallik veren, anneye büyük deger veren, babaya büyük pâye veren ve ona itaat etmeyi çok sevapli olarak gösteren Islâm....

O halde aile saadeti için, fert saadeti için, toplumun intizami ve saadeti için hep faydali... Ama bütün bunlara ragmen biz dine, materyalist bir gözle menfaat açisindan bakarak baglanamayiz. Biz ahiret bezirgâni, tüccari degiliz. Allah'in emri oldugu için, Allah'in emri hak oldugu için ona bagliyiz.

Biz Allah'in varligini birligini, muhakememizle, vicdanimizla buldugumuz için dindariz. Allah'in emirlerine Allah'in emri oldugu için bagliyiz. Ama onun arkasindan sayisiz faydalar hasil oluyor. Fayda da olsa, zarar da olsa, (Fil mekrahi vel mensati) hosumuza giden durumda da, hosumuza gitmeyen halde de Allah'a itaat edecek bir ruh seviyesine yükselmis bir milletiz.

Mal feda etmek gerektigi zaman da biz bundan vaz geçmiyoruz, can fedâ etmek gerektigi zaman da vazgeçmemisiz, tarih boyunca isbat etmisiz.

Simdi hudutlarin yumusamasi, haberlesmenin genislemesi, haberlesme cihazlarinin büyümesi dolayisiyla, dünyanin çok çesitli kültürleri ile de karsi karsiyayiz. Yine her gün bir muhakeme ve mukayese içindeyiz. Hristiyanlar söyle biz böyleyiz, Avrupali böyle, biz söyleyiz, Amerikali söyle yapiyor, biz böyle yapiyoruz diye...

Islâm'a karsi hücumlar var, Islâm'a yöneltilmis Islâm düsmanlarinin tenkidleri var; onlari dinliyoruz. Komünistlerin, dinsizlerin din hakkindaki, din adamlari hakkindaki görüsleri var; onlari dinliyoruz. Bütün bunlarin bize tesiri, örs ile çekiç arasinda demirin çeliklesmesi gibi, imanimizin kuvvetlendirme sonucu veriyor.

Okudukça mü'min oluyoruz. Okudukça, aklimizi kullandikça dindar oluyoruz. Nitekim batili bir mütefekkir demis ki:

''--Batili okudukça dininden uzaklasir ister istemez. Çünkü, tenkid edecek seyler görür.''

Ama biz müslümanlar, okudukça elhamdü lillâh Islâm'a daha candan baglaniyoruz. Profesörler, ilim adamlari, fizikçiler, atom alimleri...

Bu bizim gençligimizde, bizden önceki agabeylerin, ilim sahasinda büyük basarilar elde etmis, ünvanlar almis kimselerin dindar olmasi bizim ruhumuzu takviye ediyordu. ''Mâdem bunlar Yirminci Yüzyil'in ilmini biliyorlar ve yine müslümanlar; mâdem Amerika'da okumuslar, Ingiltere'de okumuslar, doktora yapmislar, oralarda profesör olmuslar, yine dindarlar...'' diye seviniyorduk. Bugün de herhalde gençler için ayni gücü verir. Elhamdü lillâh...

Islâm Hz. Adem'le baslar

Bizim Islâm dinimiz, Peygamber SAS Efendimiz'le ortaya çikmis bir din degil... Bizim dinimiz Islâm dini, Hazret-i Adem Atamiz'la baslayan bir din...

(Ennebiyyünellezîne eslemû) ''O peygamberler ki, onlar Islâm olmuslardi.'' ayet-i kerimesiyle, geçmis peygamberlerin de Islâm üzere oldugunu; Hazret-i Ibrâhim AS'in, Nuh AS'in, Mûsâ AS'in hepsinin ayni yolda oldugunu Kur'an-i Kerim'in ayetleri bildiriyor.

Demek ki, hakîkat, Hazret-i Adem'den beri ayni, Peygamber SAS Hazretlerine kadar ayni... Sadece Allah'a inanma, sadece ona teslim olma ve tevekkül etme...

Zâten Islâm, kendisini teslim etme, Allah'in iradesine teslim olma, râm olma; o ne derse buyrugunu tutmaga razi olma, boyun verme mânâsina geliyor. Ona ibadet ve itaat, ondan gayriye tapinmaktan siddetle kaçinmak... Bütün daha önceki peygamberlerin de icraati bu...

Nuh AS diyor ki:

(Rabbi innî deavtü kavmî leylen ve nehârâ) ''Yâ Rabbi, ben kavmimi gece gündüz hak yola davet ettim; su su putlara tapmayin diye söyledim. Ama, (Felem yezidhüm düâî illâ firârâ) ne söylediysem benim söylemem onlarin benden firarini arttirdi. Firar ettiler, yanimda durmadilar.''

(Ve ennî küllemâ deavtühüm litagfiralehüm cealû esâbiahüm fî âzânihim) ''Ben onlara hakki söylemek istedigim zaman, kulaklarini tikadilar.'' diye böyle onlarin menfi tavirlarini anlatiyor.

Hazret-i Ibrâhim AS:

''--Niye böyle ellerinizle yaptiginiz putlara tapiyorsunuz. Ben bunlarin hakkindan gelecegim, haberiniz olsun! Bunlarin hiç tapilacak tarafi yoktur. Ben bunlara bir suikast düzenleyecegim!'' dedigini ve hakîkaten putlari kirdigini biliyoruz.

Hazret-i Mûsâ AS'in, Firavunun, ''Benden baska size bir rab tanimiyorum. Su Misir mülkü, su Nil hehri benim degil mi? Ancak bana ibadet edeceksiniz, ben sizin rabbinizim!'' demesine karsi çiktigini ve onunla büyük mücadele verdigini biliyoruz. Allah'in varligina, birligine davet ettigini biliyoruz.

Kavminden buzagiya tapanlari siddetle cezalandirdigini; kendisi Tur Dagi'na çiktigi zaman, bazi kimselerin Misir'daki aliskanliklariyla bir altin buzagi heykeli yapmasi durumunu görünce, hirsindan kardesi Hârun AS'in basina ve sakalina yapistigini biliyoruz.

(Yebne ümme lâ te'huz bilihyetî ve lâ bire'sî) ''Benim basimi, saçimi sakalimi çekistirip durma ey anamin oglu! Ben söyledim, dinlemediler.'' diye mazeret beyan ediyor. Yâni, ayni Allah'in varligini, birligini onun söyledigini biliyoruz.

Hazret-i Isâ AS'in:

''--Yâ Rabbi, ben baska bir sey yapmis olsam sana ma'lûndur. Sen bana ne emretmissen, ben onlara onu söyledim. (Ü'budullàhe rabbî ve rabbeküm) 'Benim ve sizin rabbiniz olan Allah'a ibadet edin!' dedim. 'Beni ve anami tanri edinin!' demedim yâ Rabbî!'' buyurdugunu biliyoruz.

Demek ki Islâm, ilk insandan itibaren günümüze kadar gelen hak inanç... Kur'an-i Kerim bütün eski kitaplarin özü...

(Fîhâ kütübün kayyimeh) ''Içinde eski kitaplarin muhtevâsinin bulundugu kitap...''

(Inne hâzâ lefis suhufil ûlâ. Suhufi ibrâhime ve mûsâ.) ''Su anlatilan hakîkatler eski kitaplarda, mushaflarda, sahifelerde, suhufta vardir. Ibrâhim'in ve Mûsâ'nin suhufunda da vardir.'' Bazilari hakkinda bazi sûrelerde bilgi veriliyor.

O halde Islâm dini insanligin dinidir, bugün de öyledir. Bütün insanligi birlestirecek dindir. Çünkü bütün peygamberleri taniyor. Bütün eygamberler Islâm ile, hak peygamber olma tasdikini, vesikasini elde etmislerdir. Islâm onlarin hak peygamber oldugunu tasdik etmeseydi, herkes tereddüt ederlerdi onlarin isimleri üzerinde...

Onun için, hâtemen nebiyyîn Peygamber Efendimiz hem peygamberlerin sonuncusu, hem de mührü basip da o peygamberlerin tasdikçisidir. Selâhiyetli kisi vesikanin altina mührü basar, evet bu böyledir der. Hazret-i Isâ, evet Allah'in peygamberidir; Hazret-i Ibrâhim, Allah'in peygamberidir. O tasdiki yapan bizim dinimizdir.

Hristiyanlar bunu bilmezler. Hristiyanlar kendi peygamber tanidiklari sahislarin müslümanlar tarafindan peygamber tanindigini bilmezler. Halk olarak kendilerine intikal ettirilmemistir, bilmezler.

Islâm dini, insanligin dinidir.

O halde o peygamberleri tebcîl eden, birlestiren Islâm'dir. Bütün semâvî dinlerin hakîkatlerini, ilâhî kitap Kur'an-i Kerim içinde toplamistir. Insanliga lâzim olan bütün malzeme Kur'an-i Kerim'dedir.

Islâm'in ögrettigi hususlar bozulmadan bize kadar gelmistir. Bir bilim adaminin olanca titizligi ile Peygamber Efendimiz'in hayatinin gecesi gündüzü, özel hayati, ailevî hayati, siyâsî hayati, ictimâî hayati, seferleri, sözleri, konusmalari tesbit edilmistir. Yine bir Batili alim diyor ki:

''--Dünyada hiç bir insanin hayati bu kadar detayli olarak tesbit edilmis degildir.''

Hazret-i Peygamber Efendimiz kadar hayatinin bütün detayi bu kadar tesbit edilmis bir kimse yoktur. O halde bir peygamber bütün haberleriyle karsimizda nümûne olarak duruyor.

Kur'an-i Kerim'in indigi zamandan günümüze kadar bir harfi degismemistir. Halen elimizde, müzelerde Kur'an-i kerim'in eski nüshalari var... Topkapi Sarayi Müzesi'nde Hazret-i Ali Efendimiz'in imzasini tasiyan nüsha vardir.

Edebiyat Fakültesinde bizim hocamiz, beynelmilel madalyalar almis Prof. Ahmed Bey vardi. Derdi ki:

''--Arkasinda (Aliyyübnü ebû tâlib) diyor.''

Halbuki muzàfun ileyh olarak, ibn kelimesinden sonra normal olarak (Aliyyibni ebî tâlib) demesi lâzim imzada... Klasik gramer kaidesi böyle... Sanki gramer kaidesine aykiri gibi ibn'den sonra (Ebû tâlib) diye yaziliyor. Muzàfun ileyh olarak mecrur sîga kullanilmiyor. Bizim profesör:

''--Iste bu, bu nüshanin gerçek nüsha oldugunu gösterir. Çünkü, o zamanin gramer kaidesi öyleydi. O arkaik gramer kaidesini muhafaza ettigine göre taklit degildir. Demek ki esastir.'' diyordu.

Simdi bunlarin sayfalarini inceleyerek, mürekkebini inceleyerek de zamanini bulmak mümkün. Ama bir delil de bu...

Kur'an-i Kerim elimizde aynen mevcut... Peygamber Efendimiz'in hayati gün gibi ortada ve bütün peygamberleri taniyoruz.

Bir hristiyan meselâ, Allah'in bir peygamberini reddetmek durumunda... Ama Islâm'da bir red durumu yok... Elhamdü lillâh Allah'in bütün peygamberlerini kabul ediyoruz. Hepsinin adi anildigi zaman ''Aleyhis selâm'' diye söylemek terbiyemiz olmus. Ne demek?.. ''Ona selâm olsun!'' demek...

Hattâ o kadar seviyoruz ki, isim koyuyoruz. Aramizda Mûsâ isminde insanlar vardir, Isâ adinda insanlar vardir, Ya'kub, Yusuf, Eyyub, Suayb... Tevrat'ta, Incil'de ismi geçen bütün peygamberleri o kadar seviyoruz ki, çocuklarimiza isim olarak koyuyoruz.

Eski kitaplar peygamberimizi bildirir.

Ayrica eski kitaplarda Peygamber Efendimiz'le ilgili haberler mevcuttur. Eski kitaplari da gönderen Allah-u Teâlâ Hazretleri oldugu için, ''Ilerde su vasiflara sahip bir peygamber gelecek!'' diye, eski kitaplarin içinde birtakim pasajlar vardir. O pasajlarda, o cümlelerde, o paragraflarda Peygamber Efendimiz bildirilir.

Kur'an-i kerim'de bu hususta Saf sûresinde ve Fetih Sûresi'nde ve daha baska sûrelerde bilgi var... Fakat Kur'an-i Kerim'den ayri, Tevrat'ta ve Incil'de bilgiler var... Papazlar, eski kitaplarin o ayetlerini kendileri gösteriyorlar.

Biz de Edebiyat Fakültesi'nde talebe iken, Pakistanli Profesör Muhammed Hamidullah Bey, o ayetleri, o cümleleri getirip bize okutmustu.

Sonra Zeki Velidi Bey'in bir makalesi vardir: Kumran denilen Lût Gölü kenarinda bir magarada eski metinler bulundu. Hristiyanliga ait, yahudilige ait çok eski kitaplar, yakilmasin, Romalilar tahrib etmesin diye saklanmis o magaraya... Bu metinler bulundu. Bu metinlerin bir kismini Amerika aldi, bir kismi Ürdün müzelerinde, bir kismi Vatikan'da... Muhtelif yerlere alindi, incelendi.

Buralarda Tevrat'ta ve Incil'deki degismeleri isaret eden, Kur'an-i Kerim'in hakli oldugunu gösteren malzeme var... Bulunan vesikalar Kur'an-i Kerim'in tasdikçisi durumunda...

Bazi büyük papazlar, bazi büyük hristiyan ve yahudi alimleri müslüman olmuslardir. Kendi kitaplarindaki müjdelerden dolayi, Peygamber Efendimiz gelmeden önce su evsafta bir peygamber gelecek diye beklemislerdir; Peygamber Efendimiz geldigi zaman, ona tabî olmuslardir.

Peygamber efendimiz'in zamanindan misal, Selmânül Fârisî Hazretleri'dir. Selmânül Fârisî Hazretleri, Iran'li asil bir aileden dünyaya geldikten sonra, papazlarin yaninda çesitli ülkelerde gezdikten sonra, ahir zaman peygamberi Hicaz'da zuhur edecek diye, onun gelmesini yakalamak, ona tâbî olmak, onu tanimak için Hicaz'a gelmistir.

Yine Medine-i Münevvere'deki yahudi alimlerden Abdullah ibn-i Selâm, Tevrat'taki bilgilerden dolayi Peygamber Efendimiz'in hak peygamber oldugunu anlayarak müslüman olmustur.

Bu misaller eski kitaplarda Peygamber Efendimiz'le ilgili malzemenin olmasina en büyük delildir. Çünkü, o eski kitaplari da biz uydurmus olamazdik ya... Eski kitaplar bizden önce mevcut...

Hattâ Islâm My Choice diye bir kitap nesretmis Begüm Ayse Beveni Vakfi, Pakistan'da... Orada bazi eski Hint dinlerinin kitaplarindan sayfa fotograflari veriyor; orada Peygamber Efendimiz'in gelecegine dair cümleler var...

Eski Hint kitaplarinda, eski Iran dinî metinlerinde; Yâni Hazret-i Peygamber'in yasadigi çaglardan önce yeryüzünde bulunan dinlerin kitaplarinda onunla ilgili metinler, fotokopileri ve tercümeleri var...

Demek ki Tevrat'ta, Incil'de, eski Iran metinlerinde Peygamber Efendimiz'in gelecegine dair müjdeler var...

Kur'an-i Kerim'de de bunlara isaret ediliyor. Meselâ:

(Ve iz kàle isebni meryeme yâ benî isrâile innî rasûlüllahi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye minet tevrâti ve mübessiren birasûlin ye'tî min ba'dismühû ahmed) ''Ilerde Ahmed adinda bir peygamber gelecek!'' diye Incil'de bir ayetin oldugunu, Hazret-i Isa'nin böyle buyurdugunu Saf Sûresi beyan ediyor.

Hakîkaten Incil'de böyle bir ayet vardir. Hamidullah Bey bize Incil'den getirip göstermisti. Bu ayet sebebiyle, ''O sahis Peygamber Efendimiz'dir.'' diye nice papazlar müslüman olmuslardir.

Paraklit diye tercümesi yapilmis. Tabii, Incilin indigi asil metin elimizde degil, tercümeleri elimizde... Tercümelerde o asil kelimenin mukabili olan tercüme kelimeler var... Ama o kelimelerin de yine Peygamber Efendimiz'i gösterdigi papazlar tarafindan ifade edilmis ve onlarin müslüman olmasini saglamistir.

Meshur bir misal, Ispanya'nin Mayorka adasinda yetismis Anselmo Turmedo isimli papazdir. Bu papaz Ispanya'da, Fransa'da ve Italya'da yüksek ihtisaslarini tamamladiktan sonra, Fransa'da bir manastirda çok yüksek bir alimin hizmetinde çalisirken; Incil'deki bu ayet-i kerimenin Peygamber Efendimiz'i anlatan ayet-i kerime oldugunu ögrenince, Tunus'a gelip müslüman oluyor. Abdullah et-Tercüman adini aliyor. Incil'deki Islâmiyeti ve Peygamber Efendimiz'i müjdeleyen ayetleri konu edinen bir kitap yaziyor. Bu Türkçeye de tercüme edilmistir.

Matbaaci I. Müteferrika

Sonra ben profesörlük çalismasi olarak, su bizim meshur matbaaci, Türkiye'ye matbaayi getiren Ibrâhim-i Müteferrika'nin Risâle-i Islâmiye diye bir eseri oldugunu görmüstüm. Deniliyordu ki:

''--Risâle-i Islâmiye, müslümanligi anlatan bir kitaptir.''

Böyle geçistiriliyordu. Ben de dinî edebiyat kürsüsü baskani oldugum için, ''Bakalim bu Risâle-i Islâmiye nedir?'' diye inceledim. Sonunda onu bir kitap halinde de nesrettim.

Ibrâhim-i Müteferrika Romanya'da, Kolojvar sehrinde yasamis bir papaz... Çok güzel bir tahsil görmüs, Yunancayi, Latinceyi ögrenmis. ''Eski metinleri ve kilisenin kitapligindaki üstâd-i bîmürüvvetlerin okunmasini yasak ettigi kitaplari okudum.'' diyor.

Üstad ama, müslüman olmadigi için, hakîkati sakladigi için üstâd-i bîmürüvvet diyor, yâni, ''Mürüvvetsiz üstadlarin okumayayim diye sakladigi kitaplari okudum.'' diyor ve orada hristiyan literatürünün, Peygamber Efendimiz'i müjdeleyen malzemesine âsinâ oldugunu ve onun için müslüman oldugunu söylüyor.

Bu Risâle-i Islâmiye isimli kitap, Islâm'i anlatan bir kitap degil; saklaniyor bu mesele... Halk bilmesin diye bazi gerçekleri sakliyorlar arastiricilar... Kim yapmis bu sahsin üzerinde arastirmayi?.. Bir katolik papaz yapmis. Ibrhahim-i Müteferrika üzerinde en bilimsel arastirma katolik bir papaz falancanin yaptigi çalismadir deniliyor. E, katolik papaz, müslüman olan bir papazin müslümanliga yarayan malzemesini bize tanitmak ister mi?.. Istemez, tanitmiyor.

''Islâm'i anlatan bir eser...'' diyor. Hayir, Islâm'i anlatan bir eser degil; Bir papaz olan Ibrâhim-i Müteferrika'nin müslüman olmasina sebep olan Incil ayetlerini bahis konusu eden bir kitap... O konuya kimse yanasmasin, o konuyu kimse bilmesin diye papaz sakliyor gerçegi...

Ibrâhim-i Müteferrika kendi hayatini anlatiyor. Hangi ayetleri görüp de müslüman oldugunu anlatiyor. Ayetlerin Latincesini de veriyor.

Müteferrika, sarayda teknik ve sanata dayali yüksek bir hizmet demek... Ömrü boyunca da hakîkaten çok faydali hizmetler yapmistir, sayân-i sükrân hizmetler yapmistir. Nur içinde yatsin, mekâni cennet olsun... Samîmî müslüman oldugu ve hakîkaten Islâm'a hizmet ettigi kanaatine vardim ben incelemelerimden...

Ama eseri, bir papazin Incil metinlerini okuyup da hangi ayetlerden dolayi müslüman oldugunu anlatan bir eserdir. O da faydali olur diye ben de onu nesrettim; baska papazlar da görsün diye...

Islâm'in üstünlükleri

Asrimizin ilmine sahib kardeslerimiz, --bendeniz profesörüm, dinleyiciler arasinda profesör dostlarimiz, kardeslerimiz var-- seve seve müslümaniz. Inanmis olarak, incelemis olarak, çesitli tenkidleri bilen, onlara zaman zaman cevap veren insanlar olarak, seve seve, can ü gönülden müslümaniz. Her tenkid bizi Islâm'a daha çok, sImsIkI sarilttiriyor. Islâm böyle bir din...

Islâm'in câzib üstünlükleri nelerdir, onlari kisaca özetlemek istiyorum:

Islâm'da en önemli husus itikaddir. Kusurlar, günahlar; onlar affolabilir. Affolabilir, af diye bir müessesesi var Allah'in... Magfireti var, affi var, rahmeti var; affolabiliyor. Mühim olan itikaddir, mühim olan bilimsel temeldir, gerçegin dogru kavranmasidir. O gerçek dogru olarak kavranildigi zaman, Allah öteki kusurlari bagislayabiliyor.

(Innallàhe lâ yagfiru en yüsreke bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike limen yesâ') Allah sadece bu gerçegi kavrayamayanlari affetmez. Bu ilmî gerçegi kavrayamayanlari affetmez, ötekileri affedebilir, dilediginin suçunu bagislayabilir. Mühim olan inançtir. O halde bizim de ilkönce bu bilimsel gerçegi tam kavramamiz lâzim!..

Küfür affolmaz bir suçtur. Sirk, affolmaz bir suçtur. Küfür tamamen inkâr... Sirk de yanlis bilmek veya ortak kosmak... Tamâmen inkâr yok, bir inanç var, ama inanç yanlis; o da kiymetli degil, o da olmaz!..

Insanoglu Allah'i dogru tanimak zorundadir. Ya dogru olarak taniyacak, ya da tanimazsa affolmaz!.. Insanin en büyük vazifesi, yaradanini dogdu tanimasidir. Her gün kendisine rizki vereni, göndereni, sihhati vereni, akli vereni, her türlü nimeti, sonsuz nimetleri vereni mutlaka dogru bilecek!.. Ordaki hatayi Allah affetmiyor. Islâm'in ana mantigi budur. Hazret-i Adem Atamizdan, Peygamber efendimiz'e kadar peygamberlerin mücadelesi budur.

Insanoglu bu gerçegi kavrayacak; eliyle yaptigi tasa, havada gördügü Günes'e, Aya'a, yildiza tapmayacak. Çünkü onlar gibi kaç tane yildiz oldugunu ilim bugün söylüyor. Kaç tane günes oldugunu, kaç tane günes sistemi oldugunu biliyoruz. Yeryüzündeki yere yatirip, bogazini kestigimiz hayvanlara tapmayacak. Etini kebap yaptigimiz, biftek yaptigimiz hayvanlara tapmayacak. Dogruyu bulacak, saçmalamayacak.

Islâm'da insanlarin kafasinin yanlis olmasi... Bir de seytana tapmak diye bir söz vardir.

(Ve lâ ta'büdüs seytàn) [Seytana kulluk etme!]

Sonra nefse tapmak, nefsini put edinmek...

(Eferaayte menittehaze ilâhehû hevâhü) [Hevâ ve hevesini tanri edinen kimseyi gördün mü?]

''Insanlar bazen Allah'a tapinmazlar, itaat etmezler. Bazilari seytana itaat eder, seytanin emrinde ve buyrugundadir. Bazilari da nefsinin emrinde, buyrugundadir, ona tapiniyor.'' diye, bu hususa dikkat çekiliyor. Bunlara tapilmamasi, Allah'tan gayriye tapilmamasi, Allah'in varliginin, birliginin anlasilmasi ana temel aliniyor.

Hepsi güzel... Hepsi akla ve mantiga, ilme ve Yirminci Yüzyil'a uygun...

Amellerin dis sekli önemli degildir, özü önemlidir; niyet ve ihlâs esastir Islâm'da... Iki tane insan ayni isi yaparlar; birisinden kabul olur, öbüründen kabul olmaz. Çünkü birisinin niyeti baskadir, aklindan baska sey geçiyordur, niyeti kötüdür. Dis sekil itibariyle ayni isi yaparlar ama, birisini kabul eder Allah, ötekisini kabul etmez. Birisine mükâfat verir, ötekisine ceza verir.

O halde samimiyeti tesvik eden bir din... Dis boyamayi kabul etmeyen bir din... Iç temizligini, samîmiyeti emreden, tavsiye eden bir din...

Hattâ;

(Ed dînü ennasîhatü) diyor Efendimiz SAS... Bu da iyi bilinmeyen, mânâsi iyi anlasilmamis bir hadis-i seriftir. ''Din nasihattir.'' diye tercüme ediliyor; yanlis... (Ed dînü ennasîhatü) demek, ''Din samimiyettir.'' demek... Nasihat çünkü, samimiyet mânâsina geliyor. Din ögüt demek degil... Ögüt olmasa da, ses çikmasa dahi, din samimiyettir.

Geçen gün elime bir kitap geldi. ''Insanin sözünün iletisimdeki rolü %10'dur. %30'u jestler ve mimiklerdir, %10 sözdür, %60 hâlidir.'' diyor. Asil iletisim, asil haberlesme halle olur. Hal ile iletisimini tam saglamanin, mesajlasmayi saglamanin kitabini yazmis. Konusmadan da insan iletisim saglayabilir, mühim olan samimiyettir.

(Ed dînü ennasîhatü) demek, ''Din samimiyettir.'' demek... Zâten arkasindan cümlenin gelisi meseleyi anlatiyor:

(Kàlû: Limen yâ rasûlallah?) Dediler ki: ''Kime karsi yâ Rasûlallah?..''

(Lillâhi) ''Allah'a karsi samîmiyet...'' Eger ögüt mânâsina olsaydi, Allah'a karsi ögüt söker mi?.. Kul Allah'a ögüt verebilir mi?.. Mümkün degil... Demek ki, ögüt mânâsina degil!.. Allah'a karsi samîmiyet...

(Ve lirasûlihî) ''Rasûlüne karsi samîmimiyet...''

(Ve likitâbihî) ''Kur'anina karsi samîmiyet...'' kur'an'a karsi ögüt bahis konusu olmayacak.

(Ve lieimmetil müslimîn) ''Müslümanlarin yöneticilerine karsi samîmiyet...''

(Ve âmmetihim) ''Hepsine karsi samîmiyet...''

Ne kadar güzel!.. Din tamamen samimiyettir. Bizim bunu böyle duyurmamiz lâzim insanlara... Din kuru merasim degildir, dis sekil degildir; Özdür ve samîmiyettir. Tamâmen samîmimiyettir. Allah'a karsi samîmiyet, Rasûlüne karsi samîmiyet, Kur'an'a karsi samîmiyet, yöneticilere karsi samîmiyet, genel olarak müslümanlarin hepsine karsi samîmiyet... Böyle özetliyor Peygamber Efendimiz...

Islâm'in bes hedefi

Islâm'in emir ve yasaklari kaprisli emirler degildir: ''Ben böyle istiyorum, böyle yapacaksin!.. Ille de yapacaksin!'' filân gibi bir mantikla verilmis emirler degildir Islâm'in emirleri...

Ya nasildir?.. Islâm'in emirlerinde bes hedef güdülmüstür. Hepsi incelendigi zaman bes ana grupta toplanabilir:

1. Inanci korumak... Sirk olmasin, küfür olmasin vs. olmasin!

2. Ruhu korumak...

3. Akli korumak... Içki onun için yasaklanmistir. Içki akli aldigi için haram kilinmistir. Çünkü Islâm'in vazifesi akli korumaktir.

4. Mali korumaktir. Mala zarar veremezsin!.. Simdi moda çikti lokantalarda, ''Kir tabagi ver besbin lira para...'' Stresi atmak için tabak kirmak... Islâm'da bu yoktur, yapamazsin!..

--Neden?..

Islâmda mal de muhteremdir. Mala telef veren cezalandirilir. Gel bakalim buraya...

--Ben kendi tabagimi kirdim...

Kendi tabagini kirsan bile, ben sana yönetici olarak ceza veriyorum der Islâm... Neden?.. Mal da muhteremdir, malin korunmasi önemlidir. Mecelle'nin kaideleri arasina girmistir:

(Lâ darara ve lâ dirâr, fil islâm) ''Islâm'da mala zarar vermek yoktur.''

Ben filanca komsuya kizdim, onun harmanin yakamam! Islâmî bakimdan yoktur böyle bir sey; günahtir, cezasi büyüktür.

--Efendim, o benim harmanimi yakmisti, ben de ceza olarak onun harmanini yakacagim.

Onu da yapamazsin!.. (Lâ darara ve lâ dirâr) Zarar vermek de yoktur, zarara zararla mukabele hakki da dogmaz. Ancak kadiya basvurabilirsin, hakkini arayabilirsin. Mali telef edemezsin; çünkü Islâm mali da muhterem saymistir.

Hattâ bir çocuk bir hocaefendinin yaninda patlamis bir ampulü duvara çalmis. Ses çikiyor ya ampulü attigi zaman, patlama oluyor. Hoca o çocugu cezalandirmis. Demisler ki: ''Hocam, zaten bu ampul sönüktü, yanmisti.''

''--Hayir! Yapilmis bir seyi tahrib etmesi dogru degil... Belki onun dis tarafi çikacakti, belki bir iste kullanilacakti.'' demis.

Demek ki Islâm akli da korumayi esas aliyor, mali da korumayi esas aliyor, dini de korumayi, itikadi da korumayi esas aliyor.

5. Nesli de korumayi esas alir. Zinanin yasaklanmasi, nikâhin sart olmasi ondandir. Neslin korunmasi için sorumlu lâzim geldiginden nikâh sarttir. Çocuk düsürmek onun için dogru degildir, cinayettir. Rahimde tesekkül etmis olan çocuk, mirasta nazar-i itibara alinir, kiymeti vardir.

Demek ki, Islâmin emir ve yasaklari insanoglu için gerekli seylerin korunmasi içindir. Insanligin faydasi içindir. Onun için, Kur'an-i Kerim'de buyruluyor ki:

(Kul innallåhe lâ ye'muru bil fahsâ') ''Ey Rasûlüm, Allah insanlara kötü sey emretmez!'' Allah'in emirlerinin hepsinde bir iyilik vardir.''

--Peki savasi niye emretti?..

Çünkü, savas da gerekir.

--Peki niye bosanma var?..

Çünkü, bosanma evliligin emniyet subabidir. Hiç bosanma olmazsa, insanlar intihara gider, bunalima düser. Bosanma da bir sebeptir, insanoglunun mutlulugu için o da bir sarttir. Bazan tahammül edilmez noktalara gelinir, o zaman bosanma da bir nimet olur. Bazan ölüm bir nimet olur, bazan bosanma bir nimet oluyor.

O bakimdan Allah kötü sey emretmez. Emrettigi seylerin hepsi bir faydaya yöneliktir. O bakimdan Islâm güzeldir, faydalidir.

Sonra, Islâm havalarda olan bir din degildir... Bulutlarda olan, semalarda olan bir din degildir. Sadece ahiretle ilgilenen bir sistem degildir Islâm... Islâm hayatin bir yasanma tarzidir. Islâm namaz midir?.. Sadece namaz degil... Ramazan midir?.. Sadece ramazan degil... Hac midir?.. Sadece hac degil...

Islâm bir hayatin belli bir iman sistemine göre yasanma tarzidir. Sabahtan aksama, geceden gündüze, evden isyerine, besikten mezara kadar insanin her anini ilgilendiren bir sistemdir. Insanin içinde yasadigi bir ortamdir Islâm... Yakasina taktigi bir rozet degildir. Üzerine giyip çikardigi bir libas degildir.

O bakimdan bazi seyler ibadettir. Sasarsiniz, sasilacak seyler vardir, ibadettir. Meselâ, evlilik ibadettir. Kari kocanin evlilik münasebetleri sevaptir. Sükût ibadettir. Iyi bir niyet ibadettir. Sadece temenni ediyor, içinden iyi bir seye niyet ediyor.

Dünyayi da ahireti de, ferdi de cemiyeti de, maddeyi de mânâyi da beraber götürür Islâm...

Taksim'de karakola müracaat etmis, komsuyu sikayet etmis bir sahis: ''Efendim perdeyi açiyorlar, çirilçiplak soyunuyorlar. Bizim aile huzurumuza te'sir ediyor bu... Sikâyetçiyiz...'' demis.

Polis demis ki:

''--Ben ne yapayim? Evin içine karisamam!''

Islâm karisir. Islâm insanin evinin içine de karisir, kalbinin içine de karisir, kafasinin içine de karisir, niyetine de karisir. Karismazsa zâten, nizam tam olmaz, intizam tamâmen saglanamaz. Polis orda durdugu zaman, içerde o düzensizlik devam eder. Onun için Islâm'in bu durumu bir büyük üstünlüktür.

Meselâ, ticaret yapan insan sevap kazanir.

(Elkâsibü habîbullah) ''Ticaret yapan, kazanan insan Allah'in sevgili kuludur.'' diyor Peygamber Efendimiz... Hattâ bir baska hadis-i serifi var:

(Ettâcirüs sadûkul emînü mean nebiyyîne ves siddîkîne ves sühedâi yevmel kiyâmeh) ''Dogru dürüst, güvenilen bir tüccar kiyamet gününde peygamberlerle, sehidlerle beraber hasrolacaktir.'' diye müjdeleniyor.

Tüccardir, mal getiriyordur, para kazaniyordur; ama yine sevap kazanir. Dogrulugundan dolayi ve o beldede ihtiyaç olan bir metai oraya getirip ihtiyaci karsiladigindan dolayi... Ticaret de sevaptir.

Devlet yönetimi sevaptir. ''Allah indinde insanlarin en faziletlisi, dogru devlet baskanidir.'' buyruluyor. Adil olmak sartiyla, dogru olmak sartiyla en faziletli insan oluyor. Yâni, devlet yönetimi bir ibadet oluyor, valilik kaymakamlik bir ibadet oluyor.

Iki kimsenin gözüne cehennem atesi degmez:

1. Tenhalarda gözyasi döken bir kimsenin gözü cehennem atesi görmez, yâni cehenneme girmez.

2. Hudutlarda Islâm alemini düsmanlara karsi koruyan nöbetçinin gözüne cehennem atesi degmez.

Biz askere gittigimiz zaman bazilari nöbetten kaçiyorlardi. Biz, ''Senin nöbetini biz tutalim!'' diyorduk. Niye?.. Biz nöbetin sevap oldugunu biliyoruz da ondan...

Biz askerlige bir vakit önce gidelim de bir vakit daha fazla sevap alalim diye öglen yemegi yemeden gitmistik askere... Ögleni yiyelim de ondan sonra gidelim demedik, daha çok saat orda olalim diye gittik.

Neden?.. Iyi niyetle oldugu zaman askerlik de ibadet, devlet yönetimi de ibadet, ticaret de sevap, sükût da sevap, tefekkür de sevap, konusmak da sevap... Çünkü Islâm hayat, hayati yasayis tarzi... Insanin yasam tarzinin bütünü, hayati sürdürüs tarzi...

Islâm sadece bir kavme veya bir çaga mahsus degildir. Meselâ yahudilik bir kavme mahsustur, bir kavmin dinidir; Islâm öyle degildir. Bütün insanliga ve bütün çaglara hitab etmektedir.

Peygamber Efendimiz,

(Kâffeten linnâsi besîran ve nezîrâ) Bütün insanliga hitâben müjdeleyici ve ihtarci olarak, gerçekleri haber verici ve ihtar edici bir kimse olarak gönderilmistir. Bütün insanlara ve hattâ görünmeyen varliklara, inse ve cinne, cinlere ve insanlara peygamberdir, rasûlüssakaleyndir. Cinler de gelip iman ettiler diye Kur'an-i Kerim'de bildiriliyor.

Peygamber Efendimiz sadece Türkiye'nin peygamberi degildir; Ingiltere'nin de peygamberidir, Amerika'nin da peygamberidir, Japonya'nin da peygamberidir.

Neden?.. Onlar da devr-i Muhammedîde yasiyorlar. Inanirlarsa Peygamber Efendimiz'e inanacaklar, müslüman olacaklar; inanmazlarsa, Peygamber Efendimiz'e inanmadiklari için kâfir gidecekler.

Mûsâ AS'a inanmak yetmez, Isâ AS'a inanmak yetmez. Çünkü devir degismistir, devir devr-i Muhammedîdir. Hepsi onun ümmetidir. Ama, onun peygamber oldugunu kabul edip de emirlerini tutanlar davetine icabet etmislerdir. Ötekiler davetine muhatap insanlardir. Bilkuvve ümmetidir, bilfiil ümmeti degildir. Bütün insanligadir Islâm...

İslâm Kelimesinin Sözlük Anlamı

İslam kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allahü Teala’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslam denilmiştir.

Terim Anlamı

Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve ahirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslam, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilahî bir kanundur.

İslam’ın Mahiyeti

İslam’ın manası, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslam olmaz. (Bkz. En’am, 162 ve Nisa, 65) İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur.

Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.

Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslam’dır. Güneş, ay, yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve hayvanlar da müslümandır. İslam, Allah’a itaat edip teslim olmak demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına şahidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (Al-i İmran, 83) Bu ayette gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan, işte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslam teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslam, imanın bir tezahürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslam olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münafıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslamiyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi için gönül rızasıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.

İnsan da kendi hür iradesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslam’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, Allahü Teala’nın dünyadaki halifesi, temsilcisi olur.

İslam dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslam’ın muhtevası ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslam, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslam’da hükmü açıklanmamış hiç bir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vacip veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibadet, siyaset, sosyal, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’an-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için gönderdik.” (Nahl, 89 ve yine bkz.Yusuf, 111) Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslam ümmetinin müctehid alimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.

Peygamberimiz İslam’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan biri şu şekildedir: “İslam, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) O’nun kulu ve rasülü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Buhari, İman 1; Müslim, İman 22; Nesai, İman 13; Tirmizi İman 3)

Yukarıdaki hadis, İslam binasının bu beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş esas, İslam’ın temelleridir ama, İslam’ın tamamı değildir. Bir evin sadece temellerden ibaret olduğu nasıl söylenemezse, İslam’ın bu beş temelden ibaret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır. Kur’an-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında ahlaktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslam, temel ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili İslam’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslam’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.

Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslam’ın temellerini ikiye ayırabiliriz: Şehadet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine binaen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i salih.. İslam, şehadet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslam; namaz, zekat, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibadetlerdir. Bunlara İslam’ın rükûnları, temelleri denilir. İslam’ın geri kalanı ise, bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar İslam’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik nizam, ahlakî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs. İslam’ın hakimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır. (Müeyyide: Kanun ve ahlakî emirlerin yerine getirilmesini temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezalar, Allah’ın dünya ve ahirette verdiği Rabbanî cezalardır. O halde İslam; inanç, ibadet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.

İslam, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti, duygusu ve hassasiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslam, genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana sevap; uymayana ceza vardır. İslam, Allahü Teala’nın indirdiği ahkam (hükümler), akide, ibadet, ahlak, muame-lat, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.

İslam’ın zıddı, cahiliyyedir. (Cahiliyye bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslam’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Küfür demektir.) İslam’ın her parçasının karşısında mutlaka cahiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslam’la cahiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslam’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslam tüm ayrıntılarıyla cahiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslam’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka cahiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın heva ve arzuları kendisine galip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar cahiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’dan daha güzel kim vardır?” (Maide, 50)

Bazı insanlar, cahiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzel ve olgunluğu görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslamiyetten olan bir şey, bazan cahiliyye ile karışır. İslam’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Cahil kişi, İslam’ın hakikatını bilmediği için bu düzene bağlanır. Şayet bu insan hakkı bilseydi, o cahiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin İslam’a ait olduğunu anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.

İnançlarda İslam ve cahiliyye vardır. İbadetlerde İslam ve cahiliyye vardır. Ahlakta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslam ve cahiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda İslam ve cahiliyye vardır. İnanç ve ibadetlerdeki cahiliyye, cahiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allahü Teala, sağlam itikatla beraber bazı cahiliyye hareketlerinde bulunanları affeder ama, inanç ve ibadetleri cahiliyye inanç ve ibadetleri olan kimseyi, İslam’ın tüm ahlakıyla ahlaklansa dahi kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğini affeder.” (Nisa, 48)

Allahü Teala İslam’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, işte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslam’la cahiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 85) Her müslümanın, cahiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslam’ın bütününü alması gerekir.

İslam Dini’nin Gayesi

İslam’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de ahiret saadetini kazanacaktır. İslam, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saadetlere ulaştırır. Toplumun saadeti de ferdin saadetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslam, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.

İslam Dini’nin Hükümleri

İslam Dininin hükümleri dört kısımdır.

a-) İman (İtikadi hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman esaslarına inanmakla manevi gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.

b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler denir. Dua etmek, zekat vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek gibi.

c-) Ahlak: Hal ve hareketleri, davranışları, İslamî ve insanî ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlakın güzelleşmesine ve vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.

d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): İman, ahlak ve şahsî amel gibi konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras dağıtımı, ticari ve siyasi işleri, kısaca İslam devletinin kanun ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.

İslam, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslam, insanın günlük yirmi dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslam, insan hayatının bütünüdür. İnancı, ibadeti, ahlakı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurafe ve bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir nizamdır.

İslam’ın Genel Özellikleri

1-) Rabbanîlik: (Rabba ait olmak, ilahî olmak) İslam, hak ve ilahî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbanîdir. Allah’ın rızası bir müslüman için her şeyde vaz geçilmez amaçtır. İslam’ın kaynağı ve metodu da Rabbanîdir.

2-) İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş, peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslam insana, insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler koymuştur. İslam’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve halife olarak yaratılmış, ruhi unsur ile seçkin kılınarak evren kendi hizmetine verilmiştir. İslam, insanın hiç bir güç ve enerji odağını ihmal etmez. Onların hepsini ıslaha, çalışmaya ve gelişmeye doğru yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslah etmeyi hedef alır. İslam’ın tüm hükümleri insanın dünya ve ahiret saadetine yöneliktir.

3-) Kapsamlılık ve evrensellik: İslam, ebediyeti kapsayacak uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve ahiret işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana, bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim eder. İslam’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta, ibadette, tasavvurda, ahlak ve fazilette, düzenleme ve yasalarda kendini gösterir.

4-) Vasatlık ve denge: İslam; denge, orta yol, adalet, ölçü gibi temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar yoktur. İnsanı azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle dengeli bir nizam kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibadet, ahlak ve teşrîde vasat (adalet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz. Dünya - ahiret, madde - mana, zengin - fakir arasında denge vardır. İnsanın içi ve dışını, ruhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir biçimde belirler.

5-) Açıklık ve netlik: İslam’ın inanç esasları, dini kavramlar sade ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı, mantığı zorlamaz.

6-) Halis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen, kaynağı sağlam ve değiştirlemez olduğundan tahrif edilemeyecek bir dindir. Bid’at ve hurafelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından tamamlanmış ve razı olunmuş tek hak dindir.

7-) Tevhid: İslam, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel Allah inancını yerleştirir. İslam’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer varlıklara verilmez. Allah’ın hiç bir şeye benzemediği vurgulanır. İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’dan başkasına tapınılmaz, dua edilmez.

8-) Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz. Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.

9-) Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun koyma işi sadece Allah’a aittir. İslam; hüküm, hakimiyet, egemenlik ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.

10-) Sağlam kaynak: İslam’ın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, kıyamete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.

11-) Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslam’ı seçip teslim olan insan da kainatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkanlarıyla bütünleşir. İslam, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve boğuşmaya sokmaz.

12-) Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslam, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur. Akide bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adalet, hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücadele etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, faiz... gibi kötü ahlak ve çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.



13-) Kolaylık ve müjde: İslam; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun kelime-i şehadet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman sayar. Eşitlik ve adalet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman yapılmasını kabul etmez. Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır. Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbadetlerin yapılmasında gücümüz dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği zorluklar emredilmez. İslam’ın rahmet, af ve müjde tarafı ağır basar. İslam, insanın ruhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir. Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azabıyla ikaz edilirler.

14-) Akla ve ilme önem verir: İslam vahiy dini olmasıyla birlikte, akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lazım ki, İslam akılcı değil, akıllların dinidir.

15-) İnsan hakları: Hiç bir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslam, insanın şu haklarını korumaya alır:

a- Din emniyeti: İslam, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır.

b- Nefis (can) emniyeti: İslam, yaşama hakkını temin eder.

c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslam, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü arızalardan koruyucu tedbirler alır.

d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı nesiller yetiştiril-mesini temin için İslam gerekli her türlü ortamı hazırlar.

e- Mal emniyeti: İslam malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve imkanını tanır.

Özetle İslam, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.

İslam, insan hakları konusunda hala ulaşılamaz durumdadır. İnsani kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvanın dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslam’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibadetleri, ceza anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına adaletsizliğe de göz yummaz. Kadın - erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.

İslam’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi

a) İslam bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır (Bkz. Bakara, 130 - 133). İnsanlık dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahü Teala peygamberleri değişik şeriatlarla (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde aynı olmuştur.

b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen İslam, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.

c) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği İslam Dini, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını) nesh edip ortadan kaldırmıştır.Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şeriatıdır.

d) İslam dini, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.


İslâm Hakkında Birkaç Ayet

“Allah katında gerçek din islam’dır.” (Al-i İmran, 19)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” (Al-i İmran, 85)

“Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.” (Lokman, 22)

“ Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı verip ondan razı oldum..” (Maide, 3)

İslam’ın Rükûnları

İslam’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın rasülü olduğuna şehadet etmek, namazı ikame etmek, zekat vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu tutmak..

Peygamberimiz’in İslam’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslam’ın beş temel üzere bina edildiğini bildiren hadiste (cahil halkın yanlış olarak İslam’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz. Şehadet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel ilkelerini) ileride tevhid konusunu işlerken ayrıntılarıyla göreceğiz. Burada, bu ibadetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte amel-i salih olarak etrafını câmi olarak tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh, ilmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.

Amel-i salih nedir? Salih amel, Allah katında razı olunan amellerdir. Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslam şeriatına uygun olması, ikincisi; niyyetinin Allah rızası için ve O’na ibadet için olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i salihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevabı da yoktur. Yüce rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, salih amel işlesin, Rabbine ibadette hiç bir kimseyi ortak koşmasın..” (Kehf, 110)

Amel-i salihin İslam’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu ameller Allah’a, ahiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i şehadetin (tevhidin) manası, amel-i salih işlemek ve bu yola girmekle meydana çıkar. İslam kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibadetsiz İslam’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i salihin İslam’daki öneminden dolayı birçok ayetler onu övmektedir. Bu ayetlerin bazısı onu imana yaklaştırır, bazısı güzel mükafatını açıklar, bazısı da özellikle ahiret hayatında vereceği faydadan bahseder.

“Andolsun asra ki, Muhakkak insan ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i salih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.” (Asr, 1-3) Diğer örnek ayetler için mesela bkz. Maide,9 ; Ra’d,29 ; Nahl, 97 ; Kehf, 30 ; Meryem, 76 ; Ankebut, 7, 9 )

Amelin kabulü için İslam’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı Allah, iman ile amel-i salihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah rızası niyyetiyle ve İslam şeriatına uygun bir amel de İşlese, eğer o kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslam’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için ne bir sevap, ne de bir mükafat vardır. (Bkz. Al-i İmran, 85)

Amel-i salih çok çeşitlidir. İbadet olsun, muamelat olsun, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbına itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızasını taleb etmeyi düşünerek bir amel işlediği zaman, amel-i salih ehlinden olur.

Bu amel-i salihin başında (dar anlamıyla) ibadetler gelir. İbadetlerin de başında namaz, oruç, hac ve zekat gelir. Bunlar İslam’ın temelleridir. Bu ibadetlerde ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle caiz değildir. Bunun için İslam’ı tanımlayan meşhur hadiste açıkça bildirilmiştir.

İslam’da ibadetlerin önemi büyüktür. İbadetler, kişinin Rabbıyla olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu ortaya koyar. İbadetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu ibadetlere özen göstermek ve başkalarını önce imani esaslara, sonra ibadetlere davet etmek gerekir. İbadetler eksik olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere ibadetlere gevşeklik gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.

Bu ibadetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi vardır. İslam; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alamet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde namazda ihmal caiz değildir. Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek münafıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve kelime-i tevhidin manasını kişiye devamlı hatırlatan bir ibadettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’daki ayetlerden bazılarının sure ve numaralarını verelim: Rum, 31 ; Bakara, 1-3 ; 153 ve 238 ; Nisa, 103 ; 142 ; Ankebut, 45 ...)

Müslüman, namaza “Allahü Ekber” ile çağrılır; onunla namaza başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah, her büyükten daha büyük, her kuvvet ve kudret sahibinden daha yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça, O’ndan başka hiç bir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk etmekten sakınır.

Oruç, hac, zekat ve diğer bütün ibadetler, imanı takviye eder, nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlas, irade ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekat, müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan mali bir ibadettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise bir emanetçiden başka biri olmadığını insan zekatla daha iyi kavrar. Zekat, mal sevgisine, Allah rızasını ve sevgisini tercih etmektir. Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adaletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın ameli eğitimidir. Hac ibadetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takva, Allah sevgisi ve O’nun azabından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu salih amellerin başında gelir.

İslam’ın Tebliği

İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslam, herkese tebliğ edilmelidir. Bu davet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104) ayet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslam, herkese, ama özellikle müslüman geçinenlere götürülmelidir. Çünkü onların İslam bildikleri şeyler İslam değildir. Bu durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.

İslamî davetin gayelerinden biri de, İslam’ı tekeline alıp ona kimseyi ulaştırmayan-ların elinden İslam’ı alıp herkesin ona ulaşmasını sağlamaktır. İslam, hiç bir gücün tekelinde olamaz. Hiç bir güç İslam’ın bazı ibadetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar, ister İslam adına yapsınlar, isterse cahiliye adına yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir. Çünkü Allahü Teala, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslam’ı kendi istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hakimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hakimiyeti olan İslam’a ulaştırmak... İşte, İslam budur ve bütün peygamberler de bunun için gönderilmişlerdir.

İslam’ı Hayata Hâkim Kılmak

İnsanlık tarihi boyunca, İslam’ın esas dayanağı olan temel ilke “La ilahe illallah” kaidesidir. Yani uluhiyeti, rububiyeti, saltanat ve hakimiyeti sadece Allah’ a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte inaç; duygu ve hareketlerde ibadet; hayat sahasında da kanun ve nizam olarak tezahür etmelidir. Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, böyle kamil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslam’a saygısızlık yapılmış olur.

Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir. Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tabi olur ve Allah’ın hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.

Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasülullah (s.a.v.)’dır. Bu kaide ise İslam’ın ilk şartı olan şehadet kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.v.) Allah’ın rasülüdür.” (Fetih, 29) İşte İslam’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekamil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın razı olduğu nizam budur.

İslam’ın hedefi, cahiyyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lazımdır. Bu kadro, yaşama tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslam metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslam ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu beyanatına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.” (Al-i İmran, 110). “İşte böylece sizleri mutedil bir ümmet kıldık. İnsanlara şahid (örnek) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye...” (Bakara, 143)